• Bulanık

Çiçekli Tiyatro

İmren SAYGIR YILMAZ


"Geldim, şapkanı unutmuşsun, çiçekli olanı aldım, bence diğeri çok soluk ne o öyle" dedi gülerek. Ben gülmedim. Gözümün içine korkusuzca baktı.


Biz dün gece ölmeye karar verdik!


Akşam yemeğinde işten gelmemi dört gözle beklemiş, makarna yapmış ve salata. Küçüklü büyüklü kıvırcık saçları gözlerinin önüne düşmüş, pembe polar pijamasını giymiş, ayağında da pofuduk terlikleri vardı kapıyı açtığında. Neşesi gözlerinin içine hücum etmişti. Sarıldı sıkı sıkı. "Hadi" dedi. "Yıka elini yüzünü sana fesleğen soslu makarna yaptım." Bunu duyunca elimdeki çantayı koltuğa fırlattım, koştum banyoya. Kahkahası da koştu ardımdan. Döndüğümde bardaklara su dolduruyordu. Her zaman kullandığımız bardakların aksine en büyük bardakları seçmişti. Bu gereksiz ayrıntı fesleğenli makarnanın içinde kayboldu. O kadar acıkmışım ki anlattıklarını sadece dinleyebildim, ağzım sürekli dolu olduğundan cevap veremedim. "Şimdi geliyorum" deyip kalktı. Biraz sonra kucak dolusu resimle geri döndü. Ancak o zaman fark ettim uzun zamandır evde olduğunu. O kadar çok resim yapmıştı ki...Ve hepsi birbirinden büyüleyiciydi. Son resimde bir tiyatro sahnesi vardı. Genelde soyut resimler yapardı. Diğerlerinin hepsi öyleydi zaten, bu iki kişinin sırt sırta oturduğu tiyatro sahnesi hariç. Anlamaya çalışarak baktım yüzüne. "Beğendin mi, nasıllar?" dedi gülerek. "Bu biraz farklı olmuş" dedim. Kalktı, kahve yaptı konuşmadan. Koltuğun üstündeki çantayı alıp yerine oturdum. Şimdi yanımda iki kahve fincanıyla oturuyordu. Eliyle kendisi gibi inatçı saçlarını yüzünden uzaklaştırmaya uğraştı biraz. "İyi misin?" diye sordum. "Sen en son ne zaman iyi oldun abla?" diye cevap verdi. Bu soru sıcak kahveyle bir olup boğazımı yaktı. "Sen varsın ya iyiyim ben hep" diyebildim.

"Seninle bir tiyatro sahnesine çıkmak istiyorum ben!"

"Nasıl olacak o iş?"

"Yarın yüzmeye gidelim seninle, deniz de sahne olsun işte. Bakalım iyi rol yapabiliyor muyuz?"

"????"

"Yazdıklarını okudum abla!"

"????"

"Kayboldu demiştin o ceket...Kağıtları saklayacak kadar çok cebi varmış gerçekten de..."

"!!!!!"

"Neden ayrı ayrı gidiyoruz? Madem sonunda ikimiz de gideceğiz, birlikte gidelim."

"!!!!!"

"Canımın yanmasını görmekten korktuğunu yazmışsın. Hem böylece sen de kendinle uğraşacağın için beni düşünmeye vaktin olmaz. Nasıl bu kadar güzel nefret edebildin ki benden? Her sabah nasıl böyle güzel sarılabildin onları yazarken?"

"......"

"Selim'in ardından niçin hiç ağlamadığına bunları okumasam asla anlam veremezdim. Gerçekten orda yazanların hepsini yaptın mı?"

"!!!!"

"Peki Yeliz'i hâlâ rüyanda görüyor musun? En çok onu öldürürken mi korktun? Çok bağırdığını yazmışsın. Elini nasıl sıkı sıkı tuttuğunu ve boğazından çıkan hırıltıları da."

"Filiz...!"

"Annem? Çok ağlamış, yalvarmış sana. Hoşuna gittiğini yazmışsın. Gitti mi gerçekten? Bize sarıldığındaki kokusunu duydun mu boynunu keserken? Onu yazmamışsın merak ettim! Raşit Amca da oradaymış. İzletmişsin her şeyi ona da. Gözlerinin daha ne kadar büyüyebileceğini bekledim demişsin. Korktu mu gerçekten o kadar?"


İnsanlar öleceklerini anladıklarında nasıl davranıyorlar abla? Ne diyorlar mesela? Yalvarmak dışında tabi! Hepsine öksüzdoyuran bardaklarda su vermişsin. Hepsi su mu istedi sadece? Vücutları ne kadar sürede taş kesiyor peki? Yüzlerinde nasıl bir ifade kalıyor? Keşke orda olsaydım, resmederdim cansız yüzlerini. İşin bittiğinde nasıl hissettin kendini? Benim için neden bu kadar bekledin? Annemi öldürüp babama izletmişsin. Yasak meyvelerini de onlarla göndermek iyi fikir olabilirdi aslında. Ama ben de senin babanın yüreğine inmiştim değil mi? Bak onu düşünemedim. Seviyorsun beni biliyorum, ama verilmiş bir söz var tabi...İnsanın kendine verdiği sözleri tutması önemlidir. Bak şimdi, tüm bunları yaparken giydiğin lacivert pantolonunla siyah gömleğini attım ben. Önceki gün çıkıp ikimize de yeni elbise aldım. Arabanın frenini de yaptırdım. Yazdıklarını Erdem Abi'ye bıraktım. Yayın evlerinden geri geliyor adamın hayalleri. İşine yarar diye düşündüm.


Saat dört! Yüzme öğreneceğiz seninle. Yan yana. Bir insan ölürken yüzü nasıl olur, ikimiz de öğreneceğiz. Şapkalarını yatağının üzerine çıkardım, birini almanı istiyorum. Hep çok beğendiğin yeşil ayakkabılarımı da bıraktım. Hadi, giyinelim."


Son cümleyi söylerken elimi avucunun içine almıştı. Kaskatı kesilmiş ellerimi hissettim. Dönüp gitti odasına. Neşesi ısrarla akmıyordu gözlerinden. Yarım saat sonra, üzerinde kelebekler olan turuncu elbisesiyle döndü yanıma. Gözleri parlıyordu. Gözünün önüne düşen saçlarının gök kuşağı rengi bir saç bandıyla hakkından gelmişti. Mutfaktan büyük bardakta su getirdi. "Hadi, iç de giyin. Daha o kadar yol gideceğiz." Sudan bir yudum alıp kalktım. Yatağın üzerinde iç çamaşırından ayakkabıya kadar her şeyi koymuştu. Giyindim. Şapkaların arasından gri olanı seçtim. Saçlarımı taradım. Şapkayı elime alıp salona çıktım. Ayakkabılarını giymişti. Kalan suyu içmek için masaya doğru yürüdüm. Şapkayı koltuğun üzerine bıraktım. Su boğazımı ıslatmaya yetmedi. Kapıyı açmış bekliyordu. Kapının yanındaki duvarda duran saat altıyı gösteriyordu. Arabanın anahtarını verdi. "Sen in geliyorum ben" dedi.


Gün ağarıyordu. Sabah serinliği beni es geçmişti sanki. Alev dolanıyordu kollarımda. Bahçe kapısının önündeki arabayı çalıştırdım. Merdivenlerden inerken etekleri uçuşuyordu. Olanca canlılığıyla gelip oturdu yanımdaki koltuğa.


"Geldim. Şapkanı unutmuşsun, çiçekli olanı aldım. Bence diğeri çok soluk ne o öyle "dedi gülerek. Ben gülmedim. Gözümün içine korkusuzca baktı.