• Bulanık

Not

Sercan ÇELİK


İlaç çekmecesinde “Sizin ikindi bildikleriniz ömrümün yavaş yavaş batmasıdır ufukta” diye bir not. Zehra sen mi bıraktın diyorum “hayır” diyor. Peki kim bıraktı bunu, hayır kim bırakabilir? Senden benden başka bu cehennem yavrusuna giren mi var? En son iki yıl önce bu berbat halimizi görmeye Kerem gelmişti, o da acizliğimizi görüp mutlu olmak için. Kerem de alçağın teki, bu dünyada “yapılmaz” diyebileceğin her şeyi yapar. Bir de eğilmiş kulağıma “sana evlenme demiştim” diyor, sonra da geriyor dudaklarını, o sigaradan etleri çekilmiş dişlerini göstere göstere gülüyor. Size ne Kerem bey, size mi soracaktım “ müsadeniz var mı” diye. Sanki kendisi çok şey başarmış, ben evlenip kutuya girmişim. Sabahtan akşama kadar o site senin bu site benim kızların peşinden koş, gariban birini kandırınca da Otizabi havaları. “Canım o sanal hayat. Kimse hesap sormaz. Ahlak algısı oralarda yok, gerçek bir mecra değil.” Nasıl sanal, neyi sanal? Orası gerçek hayatın ta kendisi. Diyelim ki, bir sosyal mecrada birisiyle kavga ettin, o kişi gelip seni dövmüyor mu? Birisiyle tartıştın, küsmüyor mu? Birisini beğendin, peşinden koşmuyor musun? Bunun neresi sanal peki? İnsanlar normal yaşantıdan çok, orada zaman harcıyor. Geçen oturmaya gittik arkadaşlarla, söylemesi ayıp iki kadeh bir şeyler içeceğiz. Herkes açmış koca koca telefonları aşağı yukarı, yukarı aşağı… Bunlara bakarken ben sıkıldım. Bir de kılıf almışlar, kitap kapağı gibi ha-ha. Bilgece sözler paylaşıyorlar ama nasıl. Yanlarında değme profesör, halt etmiş.


Kerem de paylaşır böyle şeyler. Ah ulan Kerem. Ben bilmez miyim seni ve senin gibileri? Dünyada gayesi olmayan küçük kentlerin büyük adamları, hakimiyet alanından çıkınca süt dökmüş kedi olan ikiyüzlüler, aklı uçkurunda olan sözde aydınlar. Bana anlatma bunları, Zehra’ya anlat. Onu kandırabilirsin ancak kulaktan dolma sosyolog ve edebiyatçı isimleriyle. Zehra saftır, iki gözü hep iki çeşme. Sezemez de insanların niyetlerini “Çok bilgili adam canım. Bir kere yurtdışı görmüş, yabancı dili var” der hemen inanır. Ama ben inanmam, şatafatlı Fransız isimleriyle, bir yerlerinden uydurduğun bilgece sözlerle beni kandıramazsın. Benim evliliğimden sanane? Kaç kere dedim “Zehra çıkar bu insanları hayatından, gereksiz insanların mutlaka bir gün zararı dokunur”, “aman sen de “ diyor bana “bayılıyorsun böyle kitabî sözlere. Sırf bu sözleri söylemek için bile insanın kötü duruma düşmesini istersin.” Susuyorum ben de ne yapayım?


Bu üç kağıtçı iki yıl önce geldiğinde bırakmış olmasın. İşi belli olmaz o timsah ağızlının. Zehra komidini altı ay önce aldığımızı hatırlatıyor. Öyleyse kim bıraktı? İnsanın ömrü böyle küçük şeyleri düşünecek kadar fazla mı? Düşünecek o kadar mühim şey varken bir parça kağıdı kimin bıraktığını düşünüyorum. Daha gazete köşeme, vizyona yeni giren filmin eleştirisini yazacağım. Eee bunlar küçük meziyetler gibi görünse de taşrada çok değerli meşgaleler… Valla Hilmi Bulut’un ellerine sağlık taşra hayatına çok güzel ayna tutmuş. Bu adamlara da hayret ediyorum. Yani sen dünyanın medeniyet başkentlerinde, mega kentlerde yaşa, sonra gel her şeyiyle taşrayı anlat. Yıllardır bu dumanlı yollar arasındaki kara parçasında yaşıyorum, kırk yıl düşünsem aklıma gelmez.


“Polis mi çağırsak?”

“Ne polisi yahu. Bizi soymadılar ya, altı üstü bir not bırakmışlar.”

“Sen önemseme zaten bu işleri. Geçen bir videoda izledim. İnsanların evlerine gizlice girip önceden notlarla tedirgin ediyorlarmış. Özellikle bizim gecekondu tipi evleri. Müteahhitlerin işleri diyorlar ama bilmiyorum. Bizim oğlu dul kadınla evlenen Neriman yok mu, o paylaşmış.”

“Hanım sen de felaket habercisisin. Nerden çıkarıyorsun böyle şeyleri. Bu öyle bir not değil. Edebî bir söz gibi. Belli ki içli biri bırakmış. Hoş bir söz.”


Allahım bu kadın nerden izliyor böyle şeyleri. Aklı da ermiyor, her paylaşılana inanıyor. Hayır ihtiyar da değil. Topu topu kırk beş yaşında. Millet para kazanmak için çekip paylaşıyor işte. Tabii insanlar da seviyor gizemli şeyleri… Ben de diyorum bu kadın kırkından sonra neden birden bire karanlıktan korkmaya başladı.


Bir çocuğumuz olsaydı böyle olmazdı. Belki de tüp bebek denemelerinde aldığımız ilaçlar onu böyle yaptı. Varımızı yoğumuzu verdik. Dolaşmadığımız hastane kalmadı. Tam altı kere denedik ama olmadı. Peki neden olmadı? Yani kimseye zararımız da dokunmaz, kendi halimizde yaşayıp gidiyoruz. Gerçi olanları da görüyoruz. Söz dinlemez, telefon, bilgisayar oyuncakları ama insan istiyor yine de. İnsan merak ediyor “acaba kime benzer, ağzı yüzü, huyu nasıl olur” diye ama olmayınca biz ne yapalım. Ayrılalım mı bu merak için? Zehra da bırakılmaz ki, insanlığa örnek diye yaratılmış. İri bal gözlerinin etrafına teker teker bir fidan gibi dikilen kirpiklerinin rüzgarı, insanın içini serinletir. Bu gözlerden yaş geldiğini rüyamda görsem içim burkulur. O da beni bırakmaz. Yakışıklı bir adam değilim ama hoş sohbetimdir, kıymet bilirim, derdini derdim yaparım. Yoksa ne yapsın benim gibi gözleri çukura batmış keltoşu.


Çok da üstüne gittiler güzel karımın. Ulan şu bizim insanımız yok mu. İşi gücü acıyla eğlenmek, alay etmek. Topal Veli, Parmaksız Osman, Kör Kâzım, Sağır Hüseyin diye insanın ne eksikliği varsa onu hemen isminin önüne getirirler. Aslında Türkçe dersinde sıfatları bunun üzerinden anlatsan hemen anlarlar. Zehra’ya da bilmem kısırmış, hastalıklıymış, uğursuzmuş diye türlü şeyler söylediler. Halbuki sorun onda değil bende. Sırf bu dedikodular yüzünden memleketten taşındık. Ama taşındığımız yerin de memleketten farkı olmadı. Paramız pulumuz yoktu büyük şehirlere gidelim. İnsanların birbirini tanımadığı güzel apartmanlara taşınalım. Ne güzel yerlerdir oralar. Kimse kimsenin yüzüne bakmaz, selam vermez, çekilir kutusuna rahatına bakar. Kimse de bilmez çocuğunun olup olmadığını. Zaten çocuğu olanları da çok sevmezlermiş, rahatsız olurlarmış sesten, gürültüden. Kimin az çocuğu varsa onunla arkadaş olurlarmış. Yani “arkadaş” dediğim de kırk yılın başı bir yerlere gezmeye giderlermiş, arada selamlaşırlarmış.


Bizim buralarda öyle mi? Bütün mahalle bir ev gibi. Herkes birbiri hakkında her şeyi bilir, bilmediklerini uydurur. Sabah akşam beraber gezer. Bilmiyorum ama yoksulluk insanı yakınlaştırıyor gibi. İnsanlar yiyecek güzel yemekleri olmayınca birbirini yiyiyorlar. Güzel yerlere gidecek, gezecek parası olmayınca birbirine gidiyor. Bazen hanımın telefonunu alıp gizlice videolar izliyorum. Bizim oturduğumuz yerleri üsten çekiyorlar “vay be” diyorum, “burası bizim mahalle mi” inanamıyorum. Belediyenin sayfasına giriyorum, otobüs saatlerine bakıyorum, on dakikada bir otobüs var. Ama ben hiç, bir saaten önce geldiğini görmedim. Dışardan da bizim buralara kimse gelmez. Sadece çöp arabaları. Bizim haklarımızı savunanların çöpleri de burnumuzun dibine dökülür.


“Peki neymiş o içli söz?”

“Sizin ikindi bildikleriniz ömrümün yavaş yavaş batmasıdır ufukta”

“Allah iyiliğini versin. Eee bu senin geçen ay yazdığın şiir mi öykü mü ne? Hatırlamıyor musun?”

“Ne şiiri ne öyküsü ya, benim bir şey yazdığım nerde görülmüş.”

“Ay’ol senin geçen ay yazdığın şey işte. Bak şöyle olacaktı,”

‘Sizin ikindi bidikleriniz ömrümün yavaş yavaş batmasıdır ufukta

Yoksullluk gibi saraylarda bile peşimi bırakmaz ölümün ılık nefesi

İki kadeh şarap hatırlatır mı eskiden unuttuğum şeyleri…’ diye bir şeydi işte. Sen de iyice unutkan oldun. Boşuna bizim orada ‘Unutkan Cemil’ demiyorlarmış sana.”



Fotoğraf: Selahattin Hantal