• Bulanık

Düello -2

Muhammet Oğuzhan YALÇIN


Jorge Luis Borges'e


Borges olsaydı bu öyküyü küçümserdi, belki de küfrederdi. İkincisinden pek emin değilim çünkü bu yönünün ne derece gelişmiş olduğunu bilmiyorum. Belki de severdi ve bu öykü üzerine binlerce kelime adayabilir, üzerine çoğunun anlayamacağı derecede bilgi içerikli methiyeler düzerdi, kim bilir.


Olayın geçtiği yerin bir önemi yok, dünya üzerinde herhangi bir yer olabilir; Atina, New York, Paris ya da Pesaro. Olayı uzun uzun anlatmanın hem beni hem de okuru sıkacağını düşündüğüm için direkt özetini anlatmakla yetineceğim. Burada asıl önemli olan şeyin ne olduğunun kararını okuyucuya bırakmayı uygun buluyorum.


Renata iri bir kadındı. Boru gibi dümdüz kalın bacakları, bacaklarının aksine tırmık gibi uzun ince parmakları vardı. Saçları aslan yelesi gibi heybetliydi, kabarıklığına duygu yoğunluğu karar veriyordu. Bu tarzı ona son derece asil bir görüntü sağlıyordu. Gözü yükseklerde olduğu için birçok ortamda bulunmuş, çeşitli sosyete çevrelerinde yer edinmiş birisiydi. Aynı nedenden dolayı bulunduğu konumu ve ortamı hiç beğenmiyordu. Elinden pek bir iş gelmese de her konuda yorum yapardı, çünkü hemen her konuda bilgi sahibiydi. Özellikle, insanlar tarafından belirlenen kurallara uymayı reddediyor, buna karşın kendince akla yatkın kuralları insanlara dayatmayı seviyordu. Gençken, kendi kurallarını dayatmaya başlamadan önce, ailesi onu uzaktan bir akrabasıyla evlendirmişti. Bu evlilik ona mantıksız gelmemişti çünkü küçüklükten beri albay bir eş istiyordu. Evliliğinin başlarında asker birisiyle evlenmenin getirdiği bazı gereklilikleri yerine getiremediği için sürekli sorun yaşadı. Bu uzun sürmedi çünkü eşi askerliğin saçma bir şeye hizmet ettiğini düşünerek istifa etti. Bu kararı sonucunda meslektaşları ve yakın arkadaşları çileden çıktı, çünkü bu kararı eşinin etkisinde kalarak aldığını düşünüyorlardı. Bir süre sonra bir dilekçe de evlilikleri için verilmişti. Bunun nedenini Renata da dahil kimse bilmiyordu. Renata bir sabah uyandığında masanın üzerinde imza bekleyen bir dilekçe gördü, eline alıp incelediğinde bunun boşanma dilekçesi olduğunu anlaması uzun sürmedi. Dilekçede boşanmayı istemesinin nedenine dair tek bir kelime yoktu, bir de evliliği sürdürmeyi istemediğini ve zorluk çıkarmadan bu işin bitmesini istediğini yazan bir mektup vardı, o kadar. Tıpkı işi gibi evliliğini de tek bir dilekçeyle bitirmek istediğini anlayan Renata zorluk çıkarmadı, dilekçeyi imzaladı, üzerini bile değiştirmeden elleriyle dilekçeyi gerekli yere ulaştırmak için çıktı. Renata nasıl bir yol çizeceğine karar verene kadar birkaç yılı karamsarlık ve bir çıkış yolu arayarak geçirdi. Bu süreçte en sık yaptığı şey dinlediği müziklere uygun sözler yazmak, o an ne düşünüyorsa nasıl hissediyorsa onu müziğe yedirerek kendini ifade etmekti. Kendini müziğe nasıl yönlendirmişti tam olarak bilmese de asıl sebebi arkadaşı Maria gibi opera sanatçısı olmak istemesiydi.


Maria ise kendi halinde, sakin bir yaşam sürüyordu. Döneminin ünlü hocalarından dersler almış, çalışkanlığı ve sanata olan düşkünlüğüyle hızla yükselmişti. Konservatuvardaki hocaları başlarda onun yeteneğini keşfedememişlerdi. Aslında operaya değil de baleye ya da edebiyata yönelmesinin daha doğru olacağını söyleyenler bile oldu. Edebi bir şey yazmayı aklının ucundan bile geçirmedi. Kendisini Joyce gibi bir roman kurgularken ya da Borges gibi öykü yazarken görmeyi gözünde canlandıramadı. Opera sanatçısı olması yolundaki en büyük destekçisi annesiyle arası kariyerindeki yükselişe endeksli bir şekilde açılmıştı. Tarzı diğer opera sanatçılarına benzemiyordu, eserlere kattığı yorum alışılagelmişin dışındaydı. Aktarması gerektiği duyguyu öylesine yaşıyor, öylesine sesine işliyordu ki karşısında taş olsa dahi o duyguyu hissediyordu. Başlarda ufak rollerde yer alıyordu ama bu özelliği sayesinde yükselmesi fazla zaman almadı. Bölgesel olan ünü Ulusal Opera’da yer almasıyla katbekat arttı. Sonrasında da Renata ile Maria arasında düello başlamış oldu.


Bilindiği üzere, her gelişme önce başka ülkelerde ortaya çıkar, ardından kısmi de olsa yavaş yavaş bize geçer. Nasıl ki insan portresi çizmenin ahlaki açıdan sorgulandığı dönemlerde bazı kendini bilmezlerin bu konuda diretmesi, hatta daha da ileri giderek onları cinsel birer obje olarak kullanması sapıklığın son noktası olarak nitelendirilmiş, sonra da sansürlerle bu yapılan iğrençliğin bağnazlar tarafından düzeltildiği söylenmişse, şimdi de müziğin, özellikle de operanın, kendine özgü bir evren yaratmasına hakkı olduğunu, seslerle insanların ruhuna dokunmanın, her tonda farklı bir duyguya geçirmenin bize neler sağladığını öğreniyorduk. Bu sayede Opera Sanatçıları Derneği kurulmuş oldu. Bu tarz değişiklikler her ne kadar yeni bir alan açılmış gibi gösterse de insanları sorumsuzluk saçmalığına ve sınırlama yüceliğine iter.


Renata yavaş çalışmayı severdi bu yüzden hiç opera eseri yazmayı düşünmedi. Tosca, Madam Butterfly ve Othello gibi klasikleşen operalara kattığı yorumlar sayesinde tüm dünyada tanınırlığı artmıştı. Üzerinde çalışılmaya değer bulduğu eserleri didik didik ediyor, kendince geliştirilebilir bir yer gördüğü zaman çocuklar gibi mutlu oluyordu. Her eseri en az yüz kere çalışıyor, beğenmediği zaman baştan alıyor, bazen de kendisince düzelttiği haliyle karşılaştıra karşılaştıra ilerliyordu. Bu çalışmaları sonucu ortaya koyduğu eser eleştirmenlerden tam not almıştı fakat Opera Sanatçıları Derneği’nin onayını alamadı. Sergilediği performansı yeterli bulmadılar. Renata bu olanlar karşısında şaşırmış olsa da beklediği bir durumla karşılaşmış gibi gülümsemekten başka tepki göstermedi. Yenilikçi olmak, bir şeyleri geliştirmek, günümüze uyarlamak istiyordu ama bunun için kurulan dernek oralı bile olmuyordu. Daha fazla çalışması gerektiğine karar vererek kendini seçtiği eserlere adadı. Onun için çalışmak, başarmaktan daha önemliydi.


Başlarda ikili birbirinden etkilenmiyormuş gibi görünse de verdikleri demeçlerde birbirlerinden hoşlanmadıklarını söylemekten geri kalmıyorlardı. Aralarında hem arkadaşlık hem de çekememezlik vardı. Aslında düello böylece başlamıştı. Maria sadece sanatla değil sanatçılarla da ilgileniyor, sanatı yönettiğine inandığı kurumlardaki kişilerle yakın ilişkiler kuruyordu. Neredeyse açılan tüm derneklere üyeydi, her kurulda ismi geçiyordu. Bu özelliğinden dolayı Opera Sanatçıları Derneği’nin Yönetim Kurulu üyeleri arasında olması bekleniyordu ama o herkesi şaşırtan bir hamleyle kendisine ayrılan koltuğu Renata’nın almasını sağladı. Bu konuyu neden yaptığına gelecek olursak Maria her ne kadar arkadaşını desteklemiş gibi görünse de bu hamlenin asıl nedeni torpil olan kişinin kayrılan kişiden daha üstün olduğu gerçeğini bilmesinden kaynaklanmaktaydı.


Bir yarışma ortamında karşılaşan ikili yazılan oyun gereği karşı karşıya geldiler. Aslında oyunda bu iki karakter arasında bir gerilim yoktu ama karşılıklı aryaları bir kavgayı andırıyordu. Başlarda konuşma şeklinde ilerleyen oyun andante temposuna gelindiğinde beklenenin üstünde bir tempoya ulaştı. İzleyiciler neler olup bittiğini anlamasa da oyunu daha önce izleyenler bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamanın huzursuzluğunu yaşıyordu. Allegro temposuna geçildiğinde ikili el ele sahnenin önüne gelmiş birbirlerine gülümseyerek oyunu sonlandırıyordu. İzleyenler ne olup bittiğini anlamasa da bir şeylerin döndüğünü hissetmişlerdi.


Bu iki sanatçı uzun yıllar birincilik ödülü için kapıştı. Yaşça büyük olanı, yeni yarattığı librettolar ve eski trajedilere kattığı yorumlarla ön plana çıkarken, genç rakibiyse farklı bir tarz deneyerek ve anlamsız çıkışlar sergileyerek dikkat çekmeyi başarmıştı. Yaşlı jüri üyeleri bu yeni tarza pek anlam verememişti ama geri kafalılıkla suçlanmamak için beğenmemelerine karşın buna oy verme eğilimindeydiler. Diğer üyelerse diğer adaya oy vermeye niyetliydiler. Oylama başladığında yaşça ileri olanlar sayıca ağırlıkta olduğu için yeni tarz deneyen aday ödülü kazandı.


Ödülü kazanan Maria ahlakına düşkün, güzel bir kadındı, ayrıca kişiliğine de diyecek yoktu. Evinin bahçesinde partiler düzenliyor, yakın çevresini ve cemiyette tanıyıp tanımadığı kim varsa davet ediyordu. Sonra da ufak bir opera şöleniyle gelenlerin kulağının pasını siliyordu. Ödül yemeğini düzenlemek isteyen Renata her şeyi üstlenmişti. Hem yemek organizasyonunun her detayıyla ilgilenen, hem de geceyi sunan Renata’nın bizzat kendisiydi. Konuşması kısa sürdü. Genel olarak geleneksel trajedilerle yeni yazılanlar arasında bir çelişki olmadığını, temelde aynı sorunları, aynı konuları ele aldığını söyleyip bu maceraya eklenen yeni eserler için içinin kıpır kıpır olduğunu söyledikten sonra sahneyi Maria’ya bıraktı.


Bu olaydan birkaç yıl sonra Birinci Uluslararası Dünya Sanatçılar Kongresi toplandı. Buraya katılan tüm ülkeler diğer ülkeleri heyecanlandıracak kadar enteresandı. “Dans ve Bale ayrı dallar mıdır?”, “Sanat eğitimi duygunun eğitimidir savı ne kadar doğru?”, “Kötü sanat duygunu bozulması mıdır?”* gibi bir sürü soruya yanıt aranıyordu. Bu toplantının yapılacağı yerde daha önce başka bir nedenle bulunan Maria şimdi oraya sanatçı olarak gitmek istiyordu, ödülü kazandığı için oraya gideceğine kesin gözüyle bakıyordu ama öyle olmadı. Hükümet bu görevi Renata’ya vermişti.


Bu iki kadın yaşamı, daha doğru bir söylemle yaşamın istediği tutkuyu operada, kendi aralarında sağladıkları bu ilişkide buldu. Renata Maria’ya, Maria’da Renata’ya karşı performans sergiliyordu; her biri diğerinin hem en sıkı takipçisi hem de en ağır eleştirmeniydi. En ufak bir kin kırıntısı hissedilmiyordu, ikisi de son derece dürüst bir düello içerisindeydiler. Bu süreçte ikisi de evlilik teklifi aldı, ikisi de aynı nedenden dolayı bu teklifi reddetmişti, yalnızca opera ve aralarındaki düello ilgi alanlarına giriyordu.


Aralarındaki düello tam gaz ilerlerken Maria ani bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Ölüm haberi gazete manşetlerinde yerini aldı. Günümüz aksine kadının bir birey olarak değil de türünün bir örneği olarak sayıldığı günlerde böyle bir olaya rastlamak normal sayılmazdı. Yeni yarattığı ya da üzerinde çalıştığı operalar, diğer işler göklere çıkarıldı, iyi yürekliliği, insan severliği, soyluluğu ön plana çıkarıldı. Bu olaydan sonra Renata yaşaması için bir neden kalmadığını anlamıştı. Sadece Maria’yı değil, yaşam sevincini de kaybetmişti. Son kez bir gösteride yer almak istedi. Her ikisinin de hayran olduğu bir oyunu Maria’nın yorumladığı şekliyle sergiledikten sonra bir daha opera kelimesini dahi ağzına almadı.


Ben ve çevrelerindeki birkaç kişi hariç kimse bu düellodan haberdar değildi. Bazılarına göre bu bir savaştı, bir kazananı bir kaydedeni olmalıydı. Ama durum bambaşkaydı. Gözle görülen ile kalplerde hissedilen aynı şey değildi, kazanan ya da kaybeden varsa bunu Tanrı belirlemeliydi. Borges’in de dediği gibi karanlıkta başlayan öykü karanlıkta bitti.


*Bu sorunlar Susanne K.Langer - Sanat Problemleri kitabından alıntıdır.


(Bu öykü Jorge Luis Borges'in Brodie Raporu kitabındaki Düello öyküsüne ithafen yazılmıştır.)