• Bulanık

Kimsesiz Roman

Mustafa ÇÖÇELLİ


Lafı uzattım galiba. Neyse efendim; aslında romanı bitirmiştim. Ortaya bütün okurlarımın seveceği türden şahane bir metin çıkmış, kitabın editör masasına gitmesinin önünde bir engel kalmamıştı. Üzerimden ağır bir yük kalkmıştı. Artık kendimi metinden bir süreliğine uzaklaştırma vakti gelmişti. Kafamı toparlayacağım ufak bir geziye çıkabilecektim.


Niyeyse içimde bir olmamışlık duygusu filizlenmeye başladı. Durup durup çalışma odama çıkıyor, kitabın nüshalarına bakıyordum. Kafam dağılsın, aklımdaki saçma düşüncelerden, kitabın metinden uzaklaşayım diye sinemada peş peşe filmler izledim. Nice zamandır görmediğim dostlarımla buluştum. Gelin görün ki aklımı kurcalayan, ismini koyamadığım bir huzursuzluk hâli yakamı bir türlü bırakmıyordu. Kendimi tutamayıp çalışma odama dalıyor, bitmiş nüshalarını elimde çevirip duruyor, gözlerimi kapayarak seçtiğim herhangi bir cümlede hemencecik zihnimin el yazısını tanıyordum. Kitabın başına gelecekler az çok belliydi. Roman eleştirmenlerin haklı övgüleriyle taçlandırılacak, yılın kitapları listesinde tepelerde kendine yer bulacaktı. Parıltılı cümlelerin pek çoğunu beceriksiz âşıklar duvarlara karalayacaktı. Hey şey yolundaydı. Başlarda bana normal gelen bu durum, gitgide içimde büyüyen olmamışlık duygusunun sebebini anlamamı sağladı. O an dünyanın ayağımın altında kaydığını hissettim. Bütün metni şömineye fırlatmamak için kendimi zor tuttum. Kitapta çok fazla ‘ben’ vardı. Problem benden başkası değildi.


Bir yazarın başına gelebilecek en korkunç şey benim başıma gelmişti işte. Kitabımdan soğumuştum. Üstelik çaresini kolay kolay bulamayacağım, bir daha roman yazmak için masanın başına oturamayacağım bir sebepten ötürü. Uykusuz, iştahsız geçen günler birbirini kovaladı. Tekinsiz saatlerde yürüyüşlere çıkıyor, kalabalık sokaklarda insan içine karışıp şehrin gürültüsünü dinliyordum. Aklımda uçuşan cümlelerin yerini korna sesleri, gece yarısı uğultuları alsın diye uğraşırken kahpe bir kitabevi karşıma çıkıp ödümü koparıyor, soğuk terler içinde kendimi bulduğum ilk ara sokağa atıyordum. Ara sokaklarda yalnız başıma yürürken bu defa da gazetelerin kitap ekleri ayağıma dolanıyordu. Artık uyku uyumuyor, geceler boyu bütün şehri yayan dolaşıyordum. Ama şişmiş parmaklarımın sızısı aklımdaki düşünceleri bir türlü uzaklaştıramıyordu.


Çıldıracaktım. Kitabı yakmaya karar verdim. Belki de artık hiç roman yazamayacaktım. Derken o uzun eve dönüş yollarından birinde kendimi kitabın içinden nasıl çıkarırım diye kafa patlatmaya başladım. Belki de ismi koyulmamış psikolojik bir rahatsızlığa yakalanmıştım, kim bilir? Narsisizm yıllarca beni zehirlemişti, şimdi de tedavi olmaya uğraşıyordum. Kitabımdan kendi benliğimi çıkarmadan da rahata eremeyecektim.


Peki, kitap benden nasıl kurtulacaktı? Bunun bir yolu var mıdır sizce? Kapaktaki ismimi silsem de parmak izlerimi metinden çıkarmak mümkün değil. İyi okuyucularım kitabın bana ait olduğunu hemen anlayacaklardı. Peki eserimin mürüvvetini görmek için kendimden kurtulmayı denesem? Bilerek bozsam metnimi. Üslup denen baş belası bir yerlere gizlenip kulağıma kelimeleri, cümleleri, benzetmeleri, noktalama işaretlerini üfleyip durmasa; belki.


Bir psikoloğa görünmek yerine yayınevinden tanıdıkları araya koyarak memleketin en büyük, en kudretli, en yaşlı dilbilimcisinden randevu aldım. Fakültedeki havasız odasında kitaplar, müsveddeler, çıktılar arasında kaybolmuş yaşlı adam, belki de sırf eğlence olsun diye görüşmüştü benimle. Bilmiyorum. Her ne kadar yaşlı görünse de hareketleri, refleksleri, gözlerinin feri yeni yetme bir genci andırıyordu. Dilinizi çıkarın mösyö, dedi. Çaresiz çıkardım. Yaşlı adam eldiven taktığı yaşlı elleriyle dilimi baştan aşağı incelemeye koyuldu. Tuttu, çekiştirdi. Karakteristik bir diliniz var, ağız yapınız haddinden büyük görünüyor, çirkinliğinizi borçlu olduğunuz çene yapısı sesinize tinsel bir hava katıyor olmalı, dedi. Eldivenleri çöpe attı. Sonra da zihnimden çıkaramadığım o sözleri etti. Sesini değiştirmek için size yeni bir dil nakletmemiz gerekir. Yazdıklarını değiştirmekse çok daha zor. Farz edelim, mösyö, siz bir müzisyensiniz. Bırakın şarkılarınızı başkaları söylesin, mösyö, hem de başka dillerde. Tanıdığınız en iyi çevirmene gidin, kitabınız başka bir dilde size yabancılaşacak. İşte o zaman rahata ereceksiniz. Reçete yazılmıştı.


O gece şehirden kaçtım. Yıllardır kitaplarımın çevirmenliğini yapan arkadaşımı görmek için sessiz sedasız Londra’ya gittim. Yayınevinden habersiz kitabı İngilizceye çevirmesi için rica ettim. Birazcık nazdan sonra sağ olsun dostum beni kırmadı. Dediğimi yaptı. Birkaç hafta içinde kitabın İngilizce kopyasını bana ulaştırmıştı. Londra’daki hava değişikliği bana iyi gelmişti. Yaşlı dil bilimcinin eldivenin tadı ağzımdan bir türlü gitmiyordu. Sözleri de. Memlekete dönmekten vazgeçtim. Bir kar topunun yuvarlanıp koca bir çığa dönüştüğüne hiç tanık oldunuz mu? Herhalde Jules Verne mezarında sıkılmış, beni yazmaya uğraşıyordu. Fransa’ya geçtim. İngilizce kopya elime ulaşır ulaşmaz kitabın bu kopyasını tanınmamış bir çevirmenle anlaşarak Fransızcaya çevirttim. Tabii ki ismimi sildirmiştim kopyadan. Tercümandan habersiz gerçekleşen operasyonum tıkır tıkır işliyordu. Fransa’da haftalarca gezdim. Gaskonya bölgesinde bir kütüphane müdürüyle tanıştım. Kütüphane müdürü işinin hakkını veren bir beyefendiydi. Kitaptan anladığı kadar şaraptan da anlıyordu. Uzun saatler süren muhabbetlerimiz sırasında kendisinden bir ricada bulundum. Kitabın Fransızca kopyasını onların yerel dili olan Gaskonca’ya çevirmesini istedim. Kütüphaneye çevirinin bir kopyasını almak şartıyla teklifimi kabul etti. Tabii benim maceram burada bitmedi. Çok konuşulmayan dilleri tekrardan İngilizceye ve yahut İspanyolcaya çevirtmeye karar verdim. Diğer türlü az bilinen iki dil arasında geçiş yapmakta zorluk çekecektim. Neyse efendim; uzatmayayım. Bir süre kucağımda kitabımla Avrupa’yı dolaştıktan sonra –memlekete dönmekten yine vazgeçip- Amerika’ya uçtum. Kitabı ufak bir Eskimo topluluğu tarafından konuşulan İnyupikçeye, oradan Kaliforniya eyaletine geçip topu topu altmış Kızılderili’nin konuşabildiği Hupaca diline çevirttim. Çadırlarda yatıyor, av hayvanları ile besleniyor, kabileyle birlikte kurumuş dal toplayıp gece yakılan büyük ateşin yanında tütün çiğniyordum. Gecenin birinde uykumdan zangır zangır titreyerek uyandım. Hem de ateşler içinde, sırılsıklam. Başımda kabilenin reisi bekledi. Şifalı otları içirdiler, Hupaca dualar edildi yanı başımda. Böylece birkaç gün geçti. Neyse ki düzeldim. Kabilenin üyeleri beni kendilerinden biri olarak benimsediler. Beni dillerini yaşatacak adam zannediyorlardı. En azından ben öyle anlamıştım. Haftalar geçti. Vahşileştim. Özüme döndüm belki de. Saçlarım aylarca şampuan görmedi. Zayıfladım. Buz gibi sulara girip çıktım, çiğ balık yedim. Bundan birkaç yüzyıl önce yazarlar ne kadar zayıf, çelimsiz olurlarsa; hatta üstüne bir de verem kaparlarsa daha başarılı olurlar diye bakılırdı. O nostaljiyi mi yaşamaya mı uğraşıyordum bilmiyorum. Şansım yaver gitti ne verem kaptım ne de zatürre oldum. Günlerden bir gün kabilenin reisi elinde kitabın Hupaca kopyasıyla çıkıp geldi.


Başka dünya insanları Hupaca kopyayı başka dünya dillerine çevirdiler. Kendimi kaybetmiş hâlde kucağımda kitabın farklı dillerdeki kopyalarıyla bütün Amerika’yı dolanır olmuştum. Yok olmak üzere olan birkaç tane Kızılderili dilini daha denemek istedim ama bir elin parmaklarını geçmeyen kabile üyeleri çevirme işini yapabilecek kabiliyette değillerdi. Ben de Amerika’da yeterince oyalandığıma karar verip sonunda Afrika’ya geçtim. Bütün Afrika’nın susuzluğunu gideren Nil’in kıyılarında dil avına çıkmıştım. Kitabı, çokça insanın konuştuğu Zuluca diline çevirttim. Sonra, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarına rehberler eşliğinde girdim. Hep birlikte Tanzanya’yı, Uganda’yı, Sudan’ı geçtik. Timsahların kol gezdiği nehirlerde yıkandım, havzalarda çiğ balık tutup yedim. Başka başka kabilelerde, başka başka dillere çevrildi kitap. Sudan’da ayrılıkçı kuvvetlerin çatışmalarının ortasında kaldık. Şansımızı fazla zorlamadan, oradan bir yolunu bulup Nepal’e geçtik. Geçtik diyorum çünkü ufak bir grup insan da peşime takılmıştı. Kim nerede katıldı hatırlamıyordum artık. Kimisi kutsal bir metnin peşinde olduğumu düşünüyordu, kimisi ise kıyamet gününü işaret edecek kitabın kucağımda olduğunu zannediyordu. Hazreti İsa’nın ölüleri dirilten dualarını taşıdığımı düşünenler vardı. Bazıları yolculuğun sonunda mükâfat olarak ağırlığınca altın alacağını zannederken, kimisi de macera arıyordu besbelli. Çocuğun biri sadece yalnızlıktan öldüğü için yanı başımdaydı. Neyse efendim; uzatmayayım. Himalayalar’a tırmandık haftalarca. Hep birlikte bulutların ardına saklanmış tapınaklarda arındık. Başı kel, turuncu giyimli keşişlerin arasında tütsüleri kokladık. Kendimizi çeltik tarlalarında kaybettik. Sonra başka bir gün kendimizi kaybettiğimiz yerde bulduk. Ayların sonunda onların kendi dillerine tercüme ettiği kopyayı kolumun altına alıp Himalayalardan indik. Buradan Orta Doğu’ya yol aldık. Bağdat bombalanırken biz sığınaklarda çeviri yapıyorduk. Hac mevsiminde milyonlarca insan Kabe’yi tavaf ederken biz şehrin varoş mahallerinde kitabı sağdan sola diziyorduk. Basra’da, cuma namazları çıkışlarında bombalar patlarken ben bir katırın üstünde, kumlar arasında, kaybolmuş köylerdeki Sümerce bilen Arap kardeşleri arıyordum. Kuşlar ile anlaşabilsem kitabı bülbüllere şakıtacaktım, kurtlar ile arkadaşlık edebilsem kitabı ulumalarını isteyecektim. Ama takdir edersiniz, o kadarına kudretim yetmedi. Bilmem kaçıncı kopyadan, bilmem kaçıncı dilden sonra kitabı tekrar bizim dilimize çevirttim. Elinizde tuttuğunuz nüsha bu yolculukların hepsinden bir parça aldı; her dilin zenginliğinden, fakirliğinden, çeşitliliğinden, noksanlığından beslendi. Romanın ilk halini hatırlamıyorum bile. Karakterlerin ismi bile hatırımda değil. Ama kitap benden çıktı işte, bana ait değil artık. Önemli olan da bu. Kitap benden kurtuldu. Kendi başına yaşıyor artık. Elinizde tuttuğunuz, okuduğunuz metinlere dönüştü. En güzel kısmı da ne biliyor musunuz? Aynı yolculuğa tekrar çıksam bambaşka bir roman ile döneceğim. Belki de sonsuza kadar sürecek bu yolculuk. Benden sonraları başkalarının aynı yolculuğa çıkarak kitabı başka dillerde başka formlara dönüştürdüğünü düşünün. Yaşayan, çoğalan, eksilen, yıpranan bir varlık romanım. İnsanoğlu yaşadıkça kitapta canlı bir organizma gibi çoğalıp, mutasyona uğrayıp, göç edip, en sonunda bir kütüphanede yerleşik hayata geçebilir. Ne var ki şimdi fark ediyorum, romanım halen bitmiş değil. Yazarından kurtuldu, evet. Ama roman eski kavimlerin efsanelerinden, tınısından, büyüsünden, taşa kazınmış ilkel harflerinden eksik kaldı. Belki bütün dünyayı dolaştı ama tarih öncesi bir yolculuğa çıkmadı. Dil demek tarih demektir, efendim. Hikâyemi dinlediniz. Naçizane, sizden ricam elinizdeki eseri Hititçeye çevirmeniz olacak. Ne dersiniz? Yapar mısınız, bu iyiliği bana?