• Bulanık

Kirlenmiş Put

Ersin YILMAZ


Gerçek kılığına girmiş, elleri temiz, gönlü ferah fakat ham, gösterişsiz ve düşkün... Yüzünü öfkeyle yıkayan, insanlara insan değil, fikir muamelesi yapan, kendi kendine kör ve sağır düzayak zırvalıkların mağarası… Loş bir ışık altında, zar zor görülebilen kirli bir sığınak. Benim sığınağım.


Tam burada, herkesin çoktan terk ettiği bir savaş meydanında, kazdığım hendekte oturuyorum. Burada yağmur yağdığında, bu bana söylenen bir söz, ikindi kızıl yıldırımlarla göğü yırtmaya çalıştığında, tembel ışıklarla aydınlanan yalnızca benim harabem gibi.


Kendi sesimi duyduğum oluyor… Tesadüfen.


Kimsenin olmadığı yer boşluk mudur? Peki, etrafımda fabrikaların dumanlarına acıkan dağların çıkardığı şu uğultu, bir yüzüme tükür şarkısı mı? Küçük bir kız çocuğu, elimi tutup onu arkadaşlarımla tanıştırmamı söylüyor. Ne arkadaşından bahsediyor bilmiyorum. Önümüzde, etrafı dağlarla çevirili bir ağaç yığını var ve hiçbiri benim arkadaşım değil.


Ona, benim terk edilmiş boşluğumda ne aradığını sormuyorum tabii. Bununla ilgilenmiyorum. Bunu düşünmüyorum bile. Hâlâ çevirdiğim sayfaların arasında yalnızım. İddiam bu. Küçük kız bana annesinin ölümünden kırmızı bir ağacın sorumlu olduğunu, onu bulmak için en şirin mahzunluğuyla birini ayarttığını (adı Ömer miymiş neymiş) ve bu ormanın arkasında yanıp sönen dağda onu beklediğini söylüyor. Bu saçmalığa inanacak değilim elbette.


Kızın kırmızı elbisesi siyah beyaz görünüyor. Yani siyah beyaz, kırmızı bir elbisesi var. Yüzünde siyah beyaz, kırmızı bir kan lekesi fark ediyorum. Bu kan annesine ait. Çevirdiğim sayfalarda bir ölümden bahsediliyor. Uzun boylu bir katil, bir piknik sırasında bir şairi bıçaklıyor. Şair deyince benim aklımda şişman bir erkek canlanıyor. Fakat bu küçük kız, beni hiç ilgilendirmeyen ve hüzünle karışık ses tonuyla annesi için ağlıyor. Annesinden nefret etmeye başladım bile.


Bana bir ağacı gösterip adının güz fısıltısı olduğunu söylüyor. Güz fısıltısının, aradığı kırmızı ağacın yerini bildiğini söylüyor. Fakat bir yığın endişeden, çıkacak sorunlardan bahsedip duruyor. Ben ağaçların bir şey bildiğini düşünmüyorum. Onlar varlar o kadar. Oldu olacak, elimizden tutup bize yolu da göstersinler. Eğilip kızın yakasından tutuyorum ve onu ciddi ciddi sarsarak bütün bunların saçma sapan, uydurma şeyler olduğunu söylüyorum. Gerçekte böyle şeyler olmaz. O da bana gözlerini kısıp gerçeğin ne olduğunu soruyor. Üzerimde bir tek palyaço kostümü eksik. Yansımalarımın hiçbirinde bir umut görmüyorum.


Onun gerçeğine saygı duymaya karar veriyorum. Çünkü benim de kendiminkiler var. Üstelik biz, benim çevirdiğim sayfaların arasında, zihnimin kötürüm bir boşluğunda geziniyoruz. Sonuçta ne olabilir ki? Tam karşımızda bir fener gibi yanıp sönen dağın eteklerine kadar hiç konuşmadan yürüyoruz. Yürüyoruz dediğim, ben ellerimden fışkıracak hikmet dolu yaşamları, o da hiçbir işe yaramayacak bir intikamı düşleyerek bir görünüp bir kayboluyoruz. Tıpkı bizi bekleyen dağ gibi. Bir varız bir yokuz.


Artık yürümekten canımız çıktığında Ömer atının üstünde bizi karşılıyor. Arkasında sayısız hin gölgeyle birlikte, aynı anda başka yerde, başka işler peşinde gibi. Kızımıza bin bir ihtimam, bana kuru öksürük gibi emirler saçarak patika bir yolda, Ömer önde biz arkada… bir marşımız eksik. Fakat zihnimde yalnız ölü şairlerin kusmukları niyetine ahengi bozuk yıkım ezgileri olduğundan, bize ancak kuş sesleri ve küçük otların çıtırtıları, başıboş bir rüzgârın hışırtısı eşlik ediyor. Ömer durun diyor, duruyoruz. Önümüzde geniş bir çukur giderek büyüyor.


Ne oluyor bilmiyorum. Bu kızın sergüzeştine saygım giderek azalıyor. Ben bu başı sonu meçhul hikâyenin neresindeyim? Bana hangi harflerle hangi sözler söyleniyor anlayamıyorum. Bir sigara yakıp Ömer’in karşısına geçiyorum ve işaret parmağımı göğsüne vura vura artık canıma yettiğini, bu saçmalıkla yeterince vakit kaybettiğimi ve bana davranışının oldukça kaba olduğunu söylüyorum. Nihayetinde burası benim sığınağım ve işgal edenler onlar. Ömer kızın yüzüne tebessümle bakıyor ve beni kolumdan tuttuğu gibi başımı çukurun içine sokuyor.


Bir yangınla yaşayan, kıpkırmızı bir ağacın dansını izliyoruz. Dişleri sökülmüş, sırtı incelmiş bir hilkat garibesi bekçi, masmavi gözlerini iştahla bize dikip ellerini coşkuyla çırpmaya başlıyor. Ömer kolumu arkamdan bükmüş, bana izlettiği manzaradan gönenir gibi göğsünü şişirmiş, dili kıpır kıpır, Tanrım… Beni serbest bırakıp atına atlıyor ve buradan sonrasının bize ait olduğunu ima eder gibi tuhaf bir bakışla bakıyor. Küçük kızın mahzunluğu yok artık. Ömer bin gölgesiyle birlikte, dağı sarsarak uzaklaşıyor. Gömleğimden çekiştiren küçük bir kız çocuğu değil. Onun siyah beyaz, kırmızı gözlerine bakamıyorum.


Bekçi çürümüş dilinde kutsal harfleri gezdirince iyi göründüğünü zannediyor olmalı. Hâlbuki ağzından çıkan her kelime, iri, siyah taşlar gibi yere dökülüyor. Yürüyen zindan. Yapayalnız bir hiç. Gülümseyerek bizi ağacın alevden gölgesine davet ederken keyiften ölecek. Ona kızın tek başına gireceğini, benim tesadüfen orada bulunduğumu anlatmaya çalışıyorum fakat o, durmaksızın, baygın sesiyle efendisinin dualarımızı mutlaka kabul edeceğini, yeter ki içtenlikle istememizi tekrar edip duruyor. Kıza haydi, der gibi bir işaret yapıp bir sigara yakıyorum.


İşin aslı orada volta atarken ağacın devasa ve alevlerle kaplı dallarının savrulup durmasından epey rahatsız oluyorum. Küçük kız, ağacın gövdesine doğru koşmaya başlıyor. Bekçi ona yapmamasını söylüyor, arkasından bunun yasak olduğunu, onu günahkâr ilan etmek durumunda kalacağını bağırıp duruyor ve işte bütün o düşkün, kalitesiz zırvalıklar. Çevirdiğim sayfalardan birinde küçük bir kızın devasa bir ağaca intikam çığlıklarıyla koşturması yazmıyordu, buna eminim. Fakat bir ölünün isyanla dirildiği vardı.


Burası benim işgal edilmiş sığınağım. Küçük bir kızın boktan intikam saçmalıklarına şahit olduğum, sessizliğin uğultusundan çatladı çatlayacak bir hiçlik bölgesi. Kim derdi ki kendi boşluğumun içinde nefesimle bir ağacın ateşini körükleyeceğim. Ama bir an önce bitmesi gerek. Çünkü zamanın ihanetine tahammülüm yok. Elimde bıçak, siyah beyaz bir piknik alanında, herkesten gizlediğim cinnetimi tekrar edemem. Öksüz kalmış bir kızın dilinden gerçeğe dair hiçbir şey duymak istemiyorum.


Nihayetinde ben, yalnızca çevirdiğim sayfaların arasında var olabiliyorum.