• Bulanık

Lodos'un Gözü Yaşlı

Dilek KARAASLAN


Yasemin oturduğu koltukta çocukluğundan beri hep yaptığı gibi, gözleri kapalı ileri geri sallanmaya başladı, oysa vapur onu sağa sola doğru sallıyordu. Göğsünü delip çıkacak gibi çarpan yüreğini, kabaran midesini rahatlatmak için derin bir nefes almayı denedi. Olmadı. Açık havaya çıkmam lazım, hem de bir an önce, mırıldandı. Kapalı alan korkusunun tetiklendiğinin, usuldan bir krizin yaklaşmakta olduğunun ayırdına varmıştı.


Jülide’yle Burgaz İskelesi’nde buluşacaklardı, vapura yetişebilmek için soluğu kesilene dek koşmuştu. Yetişmişti de.

Yetiştin de iyi halt ettin.

Ama, nereden bilecektim ki, fırtınaya koştuğumu.


Anonsu dinledi. Megafondaki mekanik, tiz kadın sesi, bu son seferimiz, diyor. Lodos yüzünden sonraki seferlerin iptal edildiği bilgisini geçiyor. Seyir sırasında rüzgârın hızı iyice arttığından dışarıda oturmanın yasaklandığını bildiriyor. Güverte kapıları kilitlenmiş. Yüzü iyice asılıyor. Ne güzel dışarda oturacaktım… Bir çay keyfi… Bütün gün bunu beklemiştim ben.


Lodos da seni beklemiş, daha çok beklersin. Şimdi bütün bu güruhla, konserve gibi küçücük, kapalı salona tıkış git bakalım.


Kapkara ve kaygan bir sıvının üstünde savrularak, yalpalayarak gidiyorlar. Dışarısı simsiyah. Adalar, artık hiç ulaşamayacakları çok uzak bir hayal gibi; elektrikler bir gidip bir geldiğinden sırayla aydınlanıp sonra kararıyor, uzaktan baktıkça.


Güya vapurda düşünecektim, Jülide’ye olanları nasıl anlatacağımı toparlayacaktım kafamda. Jülide… Jülide, binebildi mi peki? Hay Allah, ya binemediyse… Ne yaparım o zaman. Keşke, keşke yetişemeseydim. Telefona uzandı eli, Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor. Şarjı da çok azdı; yüzde yirmi beş. İşte şimdi yandım, dedi, çenesini sarkıtarak.


Çaresiz, indikten sonra -vapurdan inebilirse şayet- bir haber alana dek sahildeki pastanede bekleyecekti. En doğrusu bu gibi gözüküyordu.


Yarım saatlik mesafeyi bir saatte aldıktan ve birkaç başarısız denemeden sonra, sonunda iskeleye yanaşmayı başarmıştı kaptan ama, acele ediyormuş tekrar hareket etmek için. Herkes inince bir sonraki daha büyük adaya yanaşıp orada demirleyecekmiş. Geri dönemezmiş. Geceyi geçirmek için daha uygunmuş. Kulağına konuşmalar çalınıyor. Yolcular birer, ikişer inip hızla karanlık sokaklara dağılıp görünmez oluyorlar. Nasıl bu kadar çabuk ortalıktan kaybolduklarına inanamıyor. Hadi bakalım evli evine, köylü köyüne, diye söyleniyor arkalarından. Vakit daha ilk akşam oysa. İskele memuru, ışıkları, kapıları kapatıp iskeleyi zincirliyor. O da yitiyor diğerlerinin ardından. Bir o kalıyor geride. Karanlıkta. Bir başına, bir de adanın köpekleri var. Kocaman, salyalı, sevgi arsızı köpekler. Yağmur hızlanıyor. Jülide’yi bir kez daha arıyor. Boşa çalıyor.


Adamakıllı ağlamaklı, yürüyor. Sanki bir hedefi, bir amacı varmış gibi. Ne yapacağını, nereye gittiğini bilen insanların kararlı adımlarıyla ilerliyor. Yürürse sanki her şey düzelecekmiş gibi geliyor, çok kısa bir an. Adada geceleyebileceği tek bir yer var. Öğretmenlerin kaldığı mütevazı bir pansiyon. Onun da çoktandır tadilatta olduğunu bildiğinden başını sağa sola sallıyor yine. Sokaktayım, desene.


Elektrikler, sinyal verir gibi, bir gidip, bir gelmeye devam ediyor. Geldiğinde sadece iki tane solgun sokak lambası aydınlanıyor. Cılız ve kederli sarı bir ışık yayıyorlar etrafa. Gerisi koyu karanlıkta.


İskelede sırayla balık restoranları, meyhaneler dizili. Bazılarına Jülide’yle beraber gitmişliği var. Adaya her gittiğinde önünden geçerken imrendiği, fasıllı, sazlı, sözlü mekanlar; lacivert- beyaza bezenmiş masalarıyla, hayat dolu meyhaneler, balıkçılar, kafeler; hepsi karanlıkta. Erkenden kapatıp gitmişler. Lodosun yasını mı tutuyor bunların hepsi, diye yüksek sesle soruyor, kendisiyle konuştuğunun bile farkında değil.


Bozgununu saklamadan bakıyor etrafına. Uçmasın diye birbirine bağlanan sandalyeler etrafa uçuşmuş. Kopkoyu bir umutsuzluk, ıssızlık, soğuk, karanlık, dikenli bir tel gibi çevrelemiş etrafı. Hala kendine kuytu bir yer arayan birkaç köpek dışında bir hayat belirtisi yok. Ada’nın kıyameti de bu olmalı, diye geçiyor içinden.


Kıyının en sonundaki meyhanelerden birinin açık olduğunu fark edip oraya doğru ilerliyor. Solgun beyaz bir ışık sızıyor dışarıya. Küçük tüp üzerinde bir lüks lambası yanıyor. Yaşlı bir adam tezgâhı temizliyor, kalmış mezeleri ayırıyor. Boğazındaki yumru büyüyor. Yağmurla birlikte, kaba bir hüzün yağıyor üzerine, yapışıp kalıyor değdiği yere. Ağlamasını gerektiren bir illet gibi. Lodos’un gözü yaşlı, dedikleri buymuş demek, derken üzerindeki ince, yünlü kumaştan paltoya daha sıkı sarınıyor. Soğuk, rüzgarla birlikte jilet gibi kesiyor soluğunu, paltosu, ıslanan, rüzgarla katılaşan bedenini ısıtmaya yetmiyor. Titremeye başlıyor.


Pastane açıktır belki ha, mırıldanıyor. En fazla yüz elli metre daha yürümesi lazım, bir gayretle yürüyor. Pastanenin yerinde de bir karanlık var, kapalı. Oysa yaz, kış, saat ondan önce kapattığını hiç görmemişti, şimdiye dek. Kışın ada nüfusu azalır. Bunu biliyor. Bilmediği, kalanların lodos’ta kapısını bacasını sımsıkı kapatıp görünmez olduklarıydı.


Belki de evlerine bile dönememişlerdir.

Görmüyor musun, lodos kapkara karartmış adayı, herkesi evine kapatmış, kaçırmış. Trajik bir son sayın seyirciler. Ada ölmüş.

İyice saçmaladın artık.


İçi buruluyor kendi kendine konuşurken. Buraya Jülide’yle moral bulmaya niyetlenerek gelmişti. Oysa ne morali ne de arkadaşı var şimdi. Koyu bir karanlık, soğuk, rüzgâr, gitgide saldırganlaşan yağmur dışında hiçbir şey. Bir kez daha çeviriyor Jülide’yi, ulaşamıyor, Gecenin, yağmurun, soğuğun içinde bir başına. Ne geri dönebiliyor ne de kalacak bir yeri var.


Dikilip kalıyor olduğu yerde, gözleri doluyor, Hadi bakalım, şimdi de ağla bari utanmadan. Kendine acımaya devam et. Yazıklar olsun, lodos sana vurdu esas. Sadece pamuklara sarıldığın zaman mı iyi hissedeceksin kendini? Bu mudur?

Fırsatı buldun ya, konuş bakalım. Korkuyorum, biliyorsun. Atıp tutmak kolay, senin de sıran gelir. İntikam soğuk yenir…


Gök gürlüyor ardı ardına. İçinin karanlığı dışarıya sızıyor. Sonsuz bir kara deliğin içine doğru çekildiğini hissediyor Yasemin. Ortalık simsiyah bir geceye oylumlanıyor. Sessizlik. Sesler duyuyor sonra. Sesler yaklaştıkça hayvan seslerine, sahipsiz atlara dönüşüyorlar. Korkmuş hayvanlar yukarılara doğru koşuyorlar. Pastanenin karşısına geçip faytonların durduğu meydandaki ağacın gövdesine siperleniveriyor hızla. Karanlığın imgelerini devleştirdiği sahipsiz atların isterik gösterisini dinliyor. Kımıldayamıyor, vücudundaki istemsiz kasılmalar şiddetleniyor.


Atların sesleri duyulmaz olana dek bekledikten sonra çaresiz, iskele tarafına geri dönüyor. Açık olan tek meyhaneye doğru yürüyor. Korku, üşüme, midesini tırmalamaya başlayan açlık, esir alıyor bedenini. Yağmurdan iyice ıslanıp su çeken yünlü palto ağırlaşıyor üzerinde. Az evvel sırtına, bacaklarının arkasına vuran rüzgâr, tokat gibi yüzüne çarpıyor şimdi. Titriyor.


Ne oldu korktun mu? Al işte sana macera.

Sus. Bu kadar üstüme gelme… Lütfen.


Cep telefonunun ışığıyla yürümeye çalışırken, elektrik bir iki defa daha göz kırptıktan sonra sonunda gelip sabitleniyor. Oh, nihayet, dedikten sonra iskelede karşılıklı duran iki sokak lambasının cılız, solgun ışığının, sicim gibi yağan yağmur damlalarına çarpıp parlatmasını izliyor bir süre. Kalp atışları yavaşlıyor, kasılmaları azalıyor. Lodos’un gözü yaşlı, diye geçiyor içinden. Meyhanenin meşin tentesini iterek içeri giriyor, gözleri dolu. İki koca köpek karşılıyor onu, iskeleden çıkarken gördüklerinden. Nerdeyse altı, yedi adımda bitiverecek salona göz gezdiriyor hızla; soluk, buz mavisi kendinden kederli floresan ışığıyla dumanlanmakta gecikmemiş mekâna.


Bir adam, koca cüssesiyle tezgâhın ardından kafasını kaldırıp, böyle bir havada, karşısında gördüğü, zayıf, ıslanmış, kedi eniğine dönmüş kadına bakıyor. Çivit mavisi gözleri boncuk gibi parlıyor; bembeyaz, kabarık, dağınık kaşlarının altından bakarken. Ooo, bu akşam Tanrı misafirimiz çok olacak galiba. Sen de mi sokakta kaldın? Geç bakalım, buyur, diyor. Bir yandan da eliyle köpekleri göstererek, Buncağızlar da senin gibidir bugün, sokaktadır. Sahiplerinin sürdüğü yaz sefasının bakiyesidir masumlar. Giderken sokağa bırakıverdikleri garipler, diye ekliyor. Ne kızgın ne de kırgın. Yasemin öylece bakıyor adama. Böyle bir günde, her şeyin gelişine vurmayı çoktan öğrenmiş bir tuhaf ermiş meyhaneci de ancak senin karşına çıkardı, diye geçiyor içinden.


Baba Yorgo, namım budur, diye sesleniyor adam. Bir şey istersen çağırıver. Sorusuna cevap beklemeden iç tarafa doğru süzülüp gözden kayboluyor. Yasemin bir masaya çöküyor, çözülüyor. Usulca ıslanıyor gözleri. Baba Yorgo, müşterilerine verdiği deniz mavisi kirli, polar şalları getiriyor içerden. Gelişigüzel, kucağına, sırtına, başının üstüne bırakıp, bir elektrikli ısıtıcıyı da dizlerinin dibine itiyor ayağıyla, Uzatmalı kabloya dikkat et. Polarlar tutuşmasın, yanarız, dedikten sonra yine dönüp gidiyor.


Yasemin’in bakışları donmuş, tepkisiz, hiç konuşmuyor, sadece ağlıyor. Yaşamı boyunca biriktirdiği bütün kedere; hayal kırıklıklarına, başarısızlıklarına, korkularına, gidenlere, yapamadıklarına, yaptığı için pişman olduklarına, hepsine birden. Adaya, bilmediği bir keder çıkarma ayinine katılmaya gelmiş gibi ağlıyor. Keder, bir çıban gibi yükseliyor bedeninin içinden yüzeye doğru. Tek bir noktaya toplanıp meyhanenin soğuğuna, karanlığın içine sızıyor sonra. Göğerdikçe göğeriyor çıbanın başı. Neden sonra sonra baş veriyor, irin akıyor geceye. Kara merhem sürülmüş gibi işletiyor çıbanını; gece, ada, lodos.


Bakışları puslu, görüşü bulanık, Dünyanın sonu gelmiş, kıyametten sonraki ilk akşam, bu akşam. Kendi kıyametimin, bir ben kaldım, bir de Yorgo, Baba Yorgo, diye sayıklıyor. Köpekler dizlerine bacaklarına sürünüyor. Biri kocaman, simsiyah; başını okşuyor hayvanın, ikisi birden ellerini yalıyorlar.


Bir zaman sonra etrafına bakınmaya başladığını, nesneleri fark edebildiğini sezinliyor, İlk hayata dönüş belirtisi mi bu, fısıldıyor.


Sandalyeler ters çevrilip tahta masaların üstüne konmuş. Mekânın çatısı kırmızıya boyanmış tahta, yanları kalın meşin branda, zemin şap beton. Soğuk. Ayakları hala ısınmadı, parmak uçları sızlıyor. Buzdolabı var tam karşısında. İçindeki meze tepsileri bomboş, temizlenmiş. Köşede küçük bir televizyon. Duvara monte edilmiş. Görüntü var. Ses yok. Yorgo uzaktan onu izliyor, Sade görüntü için, diyor. Köşeye birkaç tane basit çerçeveli, siyah beyaz fotoğraf asılmış. Yasemin, fotoğrafların renksizliğinden ve yıpranmışlığından poz veren adamların çoktan ölmüş olduğunu tahmin ediyor. İçi buruluyor.


Mutfak kapısı hem çok dar hem de alçak. İçerden ahşap duvar rafları gözüküyor. Bir sıra tabak çanak dizili. Bir de müzik sesi geliyor fondan. Kısık, ince bir tanbur sesi. Tınısı içinde bir yere dokunuyor, iğne gibi batıyor tenine; ağlayası geliyor yine. Elleri, üzerindeki şallar, köpeklerin salyasına, gözyaşına bulanmış; utanıyor. İşte bu yüzden hep kaybedeceksin, zavallısın sen, diyor. İnsanları eğlenmeye, keyfe çağıran adanın, sadece güneşle lodosun yer değiştirmesinden sonra, arkasındaki neşeli fonun çekiliverdiğini, dönüştüğünü, acı veren bir şeye evirildiğini kavrıyor sadece.


Kış kavunu, iki dilim beyaz peynir, birkaç dilim ekmek, iki çift kadeh; Yorgo, koca gövdesiyle pire çevikliğinde donatıyor masayı. Minnetle kabarıyor Yasemin’in içi ama ne konuşmak ne de dert anlatmak isteği var içinde. Minnetini, sadece gözlerinden anlasın istiyor.


Bu geceden önce hiç var olmamış ve bu geceden sonrası da hiç olmayacakmış gibi olsun bu akşam diye geçiyor içinden; Şu, Anda kalmak, dediklerinden. Tamam mı? Hiç kontrol yok. Anladın mı? Beni duyuyor musun? Duydum. Banane. Becerebileceksen…


Yorgo gelip oturuyor karşısına. Müziğin sesini biraz daha açmış. Melodi daha bir üst perdeden doluyor kulağına. Bir zaman sonra kederi sağalmaya başlıyor usulca, hafifliyor. Altını duble rakı, üstünü suyla doldurduğu bardağı uzatıyor Yorgo, İç, diye buyuruyor. Bu senin efkâr başka türlü, bellidir. Lodos böyle çarpar adamı. Gözü yaşlıdır. Ardından hep yağmur vardır. Başka bir şeye benzemez, diyor. Karşılıklı kadehler tokuşuyor; bir, iki, üç…


Kulak ver, diyor. Yorgo. Bu çalan Tanburi Cemil Efendi’dir. Tanbur bütün sazların anasıdır. Ve dahi Cemil Efendi’de bu sazın babasıdır. Şimdi çalansa Gülizar Taksimi’dir. Meşhurdur. Dinleyenin, acısını, pasını, zımpara gibi söker alır içerinden. Her derde şifadır Cemil Efendi; ilaçtır, derken tek kaşını bardağıyla birlikte havaya kaldırıyor.


Yorgo anlatıyor, Yasemin dinliyor. Sadece Yorgo’yu ve müziği dinlemek iyi geliyor. Gülizar Taksimi’ni, peşrevler, semailer izliyor. Ardından, Çeçen Kızı, Ferahfeza Peşrev, Suzinak Saz Semaisi. Yasemin Cemil Efendi’yi daha önce hiç dinlemediğini söyleyecek oluyor bir ara. Yorgo’nun bunu çoktan anladığını fark edip susuyor. Yorgo umursamıyor, öğretmeye de çalışmıyor. Sadece dinliyorlar.


Dinledikçe Yasemin’in yüreğindeki karanlık tatlı bir esrikliğe bırakıyor yerini. Gece ilerliyor. Zaman yeni bir yeni günü işaretliyor. Çantasının içindeki telefonu, şarjı bitene dek defalarca çalıyor. Ne Jülide’den gelen çağrıları duyuyor ne de mesajları görüyor. Jülide, dönemediğini, yazıyor. Çok merak ettiğini, ne yaptığını, nereye sığındığını, soruyor. Orada kalması için bir komşusunun telefonunu veriyor. Komşusu Yasemin’i bekliyormuş. Kendisi de bir arkadaşına sığınmış. Şarj bulunca hemen aramış. Ertesi sabah ilk vapurla gelecekmiş. Beklesinmiş.


Yasemin hiçbirini görmüyor. Adada onu bekleyen birileri var, bilmiyor. Dışardaysa yağmur kara çeviriyor. Yerler ıslak. Ayaz vurmuş. Dona çekiyor sokaklar. Sandalyelerin üzeri incecik buzlanmış. Köpekler üzerine çıktıkça kraker gibi kıtırdıyor. Tentenin aralıklarından içeriye deniz kokusu, kar kokusu sızıyor. Arada bir uçan sandalyelerin, çöp kovalarının tangırtıları bölüyor sessizliği, geceyi. Rüzgâr, kalın meşin tenteyi direklerinden sallıyor. Metalin, ahşabın, denizin, martıların sesleri, köpeklerin ulumaları dolduruyor boşlukları.


Yasemin artık gülümsüyor. Birlikte şişenin dibindeki mavi boncuğu arayacaklar. Buluruz belki, diyor Yorgo, göz kırpıyor. Çivit mavisi gözleri ışıldıyor konuşurken. Yasemin’e mavi boncuğu, çok eskiden, çok içenlerin bildiği bir hikâyeyi anlatıyor.

Başa alıp defalarca dinliyorlar Gülizar Taksim’ini. Yorgo ile Yasemin, adada, lodosta, gecenin içinde.