• Bulanık

Müjgân Abla

Gamze EFE


Yatakta burnumu karıştırıyorum. Annemin horlarken çıkardığı ses, çizgi filmlerdeki kaplanların sesine benziyor. Ağabeyim uyandı, elime bir tane patlattı. Burnumla oynamayacakmışım, pis miymişim? “Hadi oyun oynayalım,” diyerek zıplamaya başlayınca annem de uyandı. Saatlerdir oyun oynasak diye bekliyorum ama annem yine iş kıyafetlerini giymeye başladı. Ağabeyim tek bacağımı tutarak düşürdü beni. “Rahat dursana aptal,” diyor. Gıcık. Bir defa benimle oynasa ölür sanki. Annem mutfağa gidiyor, ben de popomun arasına girmiş kilodumu düzelterek arkasından yürüyorum. Masaya tabak, çatal, bıçak taşıyorum. Sonra çatallarla bıçaklardan Bambi’ye ev yapacakken, annem yine elime vuruyor, “Oynama.” Bu evde her şey yasak. Saçlarımı kaşıyorum, bitlendim diye annem kısacık kesti. Annemin dikkatini çekiyor, “Gel kız buraya, bitin geçmedi mi senin,” diyor. Saçlarımın diplerinde parmaklarını gezdirmesi hoşuma gidiyor, uyurken babam da beni böyle severdi. İçimde minik solucanlar gezinirdi. Uyandığım anda elini çekeceğini bildiğimden, uyuyormuş gibi yapardım. Sonra bir gün gözlerimi yarım açtım, anladı herhalde, gitti. Bir daha da gelmedi. Her şey uyandığım için olmuştu. Keşke hiç uyanmasaydım. Annem şimdi de elimi popomun arasına sokmama kızıyor, “Karıştırma kız kıçını.”


Yerden çantasını alıp şemsiyeyi koluna takarken bir yandan bizimle konuşuyor. “Bugün Yeter teyzeniz gelemeyecek, yaramazlık yok, anlaştık mı?” Kafamı sallıyorum, ağabeyim gözlerini ovuşturuyor. “Mehmet, anlaştık mı anneciğim,” diyor, yüzünü avuçlarının arasında severken. Ona bakarken hep gülümsüyor. Bu eksikliğimden faydalanmaz mıyım? “Anne, küçücük bir şey isteyebilir miyim,” diyorum parmaklarımın ucunu göstererek. Gözlerini ağabeyimden ayırmadan, “Söyle,” diyor. “Bugün sen gelince, Müjgân ablaya gidebilir miyiz?” Annem bağırıyor. Çıkıp gidiyor. Annemin neden kızdığını ağabeyime sordum, cevabını bilmediği soruları cevaplamaya çalışmaktan hoşlanmadığını söyledi. Bazen onun ne demek istediğini anlamakta zorlanıyorum. Tekrar söyler misin, dediğimde, azar işitiyorum. Bu evde, kimse sorularıma cevap vermiyor ki benim. Ama Müjgân Abla onlar gibi değil.


Bir gün apartmanın önünde Bambi’yle oynarken, Müjgân Abla minik kedisiyle gelip yanıma oturmuştu, öyle tanışmıştık. Değişik gözleri vardı, yeşil desem, yeşil değil. Böyle gözünün içinde bir tane daha göz var gibiydi. Tırnakları uzundu, boyalıydı. Dokunabilir miyim, dedim, saçlarımı sevdi, güldü, iki elinin parmaklarını ayırıp önüme uzattı. Gözlerimi kapadım, onun ellerini tutarken, benim tırnaklarım da kırmızı olsa diye düşündüm, bir prenses kadar güzel olabilirdim. Beni evine çağırdı. Hemen ayağa kalktım, sevinçten havalara uçtum. Belki benim tırnaklarımı da boyar diye düşündüm. Kedicik de vardı, oynardık işte. Evi aşağı mahalledeymiş, Yeter teyzelerin apartmanında. Tırnaklarımı kırmızıya boyadık, kedicikle yerlerde yuvarlandık. Sonra kapı çaldı, Yeter teyze geldi. “Yeter teyzeciğim, gelsene tırnaklarını boyarız,” deyip benimkileri gösterdim. Yeter teyze sinirlendi. Müjgân ablaya da bağırdı. Allah belanı versin bile dedi. Ağabeyim Allah’a öyle dua edersek kötülük yapanların ateşe düşeceğini söylemişti. Eyvah, dedim, ağzımı kapayıp, korktum. Ama Müjgân ablam kötü değildi ki. Ateşe düşmezdi, üstünden atlar geçerdi. Rahatladım. İçeri kaçacakken, Yeter teyze kolumdan çekti, “Gel kız sen de buraya zilli,” dedi bana. Zilli benim ineğimin adı, gülesim geldi ama kolumu öyle bir sıktı ki canım acıdı. Mahallenin yokuşunu inerken çok hızlı yürüyorduk. Ayaklarım birbirine dolandıkça tek eliyle beni havaya kaldırıp yanına bırakıyordu. Kocaman memeleri öyle bir sallanıyordu ki, gözlerimi alamıyordum. Annem kapıyı açar açmaz yüzüme bir tokat attı, sonra sırtıma, popoma vurdu. Annemin ellerine bakmıştım, tırnaklarının kenarları yaralıydı, bazılarını yemişti. Onun tırnaklarına boya sürülmezdi.


Bu sabah annem bana kızıp kapıyı güm diye kapayınca, ağabeyim de kötü kötü baktı. Gitti, masanın başına oturdu. Eskiden orası babamın yeriydi. Babam gittiğinden beri, annem oraya ağabeyimi oturtuyor. “Ben de oturabilir miyim,” diye sordum, olmaz, dedi. Şimdi de hızlıca yemeğini yiyor, televizyonun sesini açıyor. “Seni seçtim Pikaçu,” diye kendi kendine bağırıyor. Seyrediyorum onu. İçimde herkesten sakladığım bir korku var. Ya o da giderse? Gıcık falan ama gitmesin.


Yüzüne bakıyorum, “Ağabey,” diyorum, bir elinde annemin yaptığı şişman ekmekten var, “sus,” diye bağırıyor, “annemi yine kızdırdın, cezalısın, kalk ayakta yiyeceksin yemeğini.” Kalkıyorum. Zaten sadece seni seviyorum, diyecektim. Ağlamaya başlıyorum ama görmesin diye kaçarak odaya gidiyorum. Müjgân ablaya gitmek istiyorum. Orada her şey masal kitaplarımdaki gibi. Bana Barbi bebek evi alacağını söyledi. O kadar merak ediyorum ki, belki almıştır. İçimden yine gizli gizli gitmeyi düşünüyorum.


Yeter teyzenin beni eve getirdiği gün, annem beni dövünce, günlerce ağladım. Sonra o da üzüldü, başkasının evine izinsiz gitmenin doğru bir davranış olmadığını söyledi. Bir süre annemi dinlesem de kediciğin özlemine dayanamadım, bir de tırnaklarımdaki boyalar çıktı, ben de gizlice gidip gelmeye başladım. Ağabeyime, hatta Bambi’ye bile söylemedim. Yeter teyze bizde olduğu günlerde genellikle öğle yemeğinden sonra uyur. Ben de o uyurken hemen kaçıp giderim. Yine böyle bir gün Müjgân abla bana dedi ki, “Annen buraya nasıl gönderiyor seni?” Ben de “Annem bilmiyor ki,” dedim. Yine de kızmadı, bir öpücük verdim ben de ona. O evde çok eğleniyorum. Bembeyaz, yumuşak tüylü kediciği kucağıma alıyorum, göbeğinden öpüyorum, kulaklarının içine elimi sokuyorum. Annem görse delirir. Anneme göre kediler pislik yuvası, Müjgân abla da bir şey demişti, neydi, hatırlayamadım.


Şimdi yine kaçmak için ağabeyimin uyumasını bekliyorum. Bambi’nin tüylerini tarıyorum. Kirpiklerinden bazıları kopmuş, bir gözü yerinden çıkmak üzere, yeni fark ettim. Çok üzüldüm. Çok üzülünce ağlarım, uykum gelir, ben de gitmeden önce biraz yattım. Uyudum, uyandım ve gözlerimi bir açtım, her yer karanlık. Ağabeyim uyuyor. Annem hâlâ gelmemiş. Hemen gidip gelsem kimsenin haberi olmaz. Bambi’yi de götüreceğim. Karanlıkta beni korur.


Usulca kapıya yanaşıp parmaklarımın ucunda yürürken kalbim küt küt atıyor. İçimden gülmek geliyor. Bambi’nin elini sıkarken kapıyı kendime çektim ve hemen dışarı çıktım. Merdivenlerden aşağı koşarak indim. Üstümde beyaz elbisem, kucağımda Bambi, Müjgân ablaya doğru yola koyulduk. Sokakta hiç ışık yok. Karanlık biraz korkutucu. En iyisi Bambi’yle sohbet etmek diye düşündüm. Bambiciğim, şimdi sana ağabeyimle ikimizin sırrını anlatacağım. Bana söz ver, asla anneme söylemeyeceksin.” Bambi, maviş gözünü kırptı, anlaştık. Ben de başladım anlatmaya. “Annemin arkadaşları geleceği zaman odamızdan dışarı çıkmamız yasak. Annem yemekleri odamıza getirip arkadaşlarının yanına döner, hepsi birden aynı anda ve yüksek sesle konuşurlar. Gitmeye yakın anneme altın verirler. Annem o altınları yastık kılıfının içinde saklar. Saydım, beş tane olmuş. İşte böyle günlerden birinde, ağabeyimle yine salonun kapısının önüne, yere uzandık. Kapının arkasından onların konuşmalarını dinliyoruz ve annem bunu bilmiyor, ne kadar heyecanlı değil mi? Birbirimize doğru döndük, kapının altından her şeyi duyabiliyorduk. Tam gülecektim, ağzımın içinden tükürükler çıktı, ağabeyim kızdı, ‘Sessiz ol,’ diye fısıldadı, parmağı dudağındaydı. Ben de dinlemeye başladım. Yeter teyze, ‘Seninki epeydir gelmiyor apartmana’ dedi. Annem, ‘Müjgân’ın şırfıntılıkları biter mi, benimkini bırakmış, yenisini bulmuş diyorlar,’ diye cevap verdi. Sonra bütün kadınlar ‘Aaa,’ diye bağırdı. Sessizce, ‘Şırfıntı güzel bir şey mi,’ dedim. ‘Şırfıntı değil salak, şırpıntı,’ dedi. ‘O ne demek,’ deyince ben, bağıra bağıra ofladı, içeri gitti. Ben de peşinden koştum. Neyse ki yakalanmadık. Bütün gün düşündüm şırpıntıyı, ne demek olduğunu, en sonunda Müjgân ablamsa güzeldir, dedim. İşte böyle Bambiciğim.


Neyse ki apartmanı bulunca, içim rahatladı. Duvarlara tutunarak Bambi’yle içeri giriyoruz. Merdivenleri tırmanmaya başlıyoruz. Müjgân ablanın sesini duyuyorum. Galiba kapısı açık. Yanında da birisi var, tüh. Başkaları da gelince, kediyi odaya kilitliyor, ben de o yüzden diğer çocukları istemiyorum, onları pek sevmiyorum. Neyse, belki erken giderler. Son basamağı çıkarken nefes nefese kalıyorum. Kucağımda Bambi, eve doğru yaklaşırken, başımı bir kaldırıyorum, evden babam çıkıyor. Gözlerime inanamıyorum. “Babacığım,” diye seslenip koşuyorum, Bambi’yi kenara oturtup babamın boynuna atlıyorum. Babam sarılıyor bana, biraz şaşkın. “Ne işin var senin burada,” diyor. İkisi de dönüp bir bana bir Bambi’ye bakıyorlar. Ama ben o kadar mutluyum ki. Müjgân abla elleriyle yüzünü örtüyor, herhalde karanlıkta çıktım diye bana kızdı. Babamın kucağından inip onun beline sarılıyorum. “Bir daha karanlıkta gelmem, sen yeter ki kızma,” diyorum. Hiç konuşmadan babama dönüyor. Kısacık elbisesi oyuncak bebekleriminki gibi. Sapsarı, Kül Kedisi kadar uzun saçlarını açık bırakmış. Tırnak boyaları yine, çok güzel, kokusu da.


“Müjgân ablacığım, babamı buldun, teşekkür ederim, sen dünyanın en iyi şırpıntısısın,” diyorum.


Müjgân abla bana bakıyor, gözleri kocaman oluyor.