• Bulanık

Ev

Ersin YILMAZ


Evin içi dolusu gölge, bulamaç olmuş bakışlar ve o bakışların değersiz provaları...

Kapı önlerine lütuf gibi boşluklar saçılmış. O boşluklarda gezinen sessiz hareketler, durmadan bir şeyler anlatıyor. Uzaklık paylaşılmış bitmiş. Birileri paylaşımdan razı, birileri değil. Evin çok büyük pencereleri var. Dışarı her bakıldığında bir dağ, çok büyük bir gürültüyle tam ortasından kırılıyor. O gürültünün adaleti kimsede yok. Şimdi biraz serinleseydi burası, ışıklar biraz daha azalsaydı. Bu arada, muhtelif zamanlarda kapılar açılıp kapanıyor tabii. Zarif bir titreşim, tüm evi kaplıyor ve herkesin yüzünde korkuyla karışık bir tiksinti görünüyor. Bir anda ellerdeki kadehler havaya kalkıyor, eyyamcının biri tükürükler saçarak şahane sözler söylüyor. Tiksinti bir anda sönüp yerini tatlı bir aldanışa bırakıyor. Bu aldanışın içinde kimse artık gürültüleri işitmiyor. Gelen giden önemsenmiyor, gömleklerdeki lekeler gayet doğal karşılanıyor ve ellerin hâkimiyeti kayboluyor. Pencereler, kalın battaniyelerle kapatılıyor. En harika plaklar döndürülüyor ve müzik, en yüksek sesten evin içine salınıyor. Evin mutfağı ağzına kadar dolu. Servisler hazır, kimin karnı acıkırsa, karşılığında ufak tefek üç beş taviz verip yemeğini alabiliyor. Hem, dün veya bugün ayrımı yapılmadan, aynı boşlukların bırakılması, aynı dikkat dağınıklıkları memnuniyetle kabul ediliyor.

Kapılar güzelce yağlandığından açılıp kapandığı artık fark edilmiyor. Tabii inatla bir giriş çıkış devam ediyor. Evin içinde biriken şikâyetler, sahte acı iniltileri ve sahte uykular, hiç yadırganmadan bir yörüngeye yerleşiveriyor. Sancılar duruyor, dağların seslerine çok yaratıcı çözümler bulunuyor. Battaniyeleri pencerelerden indirmeye çalışan veya müziği kapatmaya çalışan birkaç acemi, duyarsız ve cahil, acımasızca vurulup öldürülüyor. Bu ölümler giderek çoğalıyor tabii. Gözleri rehavetten kızarmış pek temiz, pek naif ve pek masum insanlar artık korkuyorlar. Birbirlerine sarılmaya çalışıyorlar fakat bu pek mümkün olmuyor. Bir münâdi, şık bir hareketle sandalyenin tekini önüne çekip üzerine çıkıyor. Bembeyaz takım elbisesi ve güzel yüzüyle orada öylece durması, herkesin ona doğru dönmesine kâfi geliyor. Kollarını yana doğru açıyor ve yüzünü “lütfen ama” der gibi buruşturup ölmemenin kurallarını sayıp döküyor. Ölenlerin, işte saydığı gayet rasyonel ve üstün kuralları çiğnedikleri için öldüklerini, oldukça yumuşak ve tatlı bir dille anlatıyor. Evin içine yayılan bu yalan fakat ihtişamlı çağrı, herkes tarafından kabul ediliyor ve ev ahalisi, kendi aralarında bu kuralları tartışıp ne kadar doğru olduklarına ve vurulup ölenlerin, iyi ki de öldüklerine, o ölen hainlerin(!) ne kadar da isyankâr ve ne kadar hikmetsiz işler yaptıklarına iyice inanıyorlar. Bu ev, üzerine daha başka örtüler örtünerek, kabuğunu giderek kalınlaştırarak ve ağırlaşarak yeryüzünü kendi üzerine doğru bükmeye, olduğu yerde kocaman bir çukur oluşturmaya başlıyor.

Evin dışında, kendine özgü bir öfke büyüyor tabii o sırada. O eve doğru bükülmek istemeyen dağların ve rüzgârların, büyük hareketlerin döndüğü gökyüzünün ve o göğün uçsuz sınırlarının bu ev ahalisine öfkelenmesi rahatça anlaşılabiliyor. Tüm yıldızlar başlarını sallayarak “tabii, tabii” diyor ve bütün bu öfkeyi ışıklarıyla görünür kılıyorlar. İşte böyle böyle bütün yeryüzünü saran bu öfkeye dağlar da kayıtsız kalamayıp ayaklanıyorlar ve çatık kaşlarıyla o eve doğru yürümeye başlıyorlar. O ev ve evin içindekiler, üzerlerinde lezzetli bir lanet, gözlerinde baygınlık ve seslerinde tuhaf bir alaycılıkla birbirlerine kaliteli sigaralar sunuyorlar, güleryüzlerini hiç eksik etmeden yerlerini değiştiriyorlar ve kurallara çatlarcasına inananarak uymayanları ya esir edip ya da bir ayin yapar gibi katledip kötülüklerden ve sarsıntılardan kendilerini koruduklarını sanıyorlar. Ev, kendine ait derinliğiyle ve gürültüsüyle çağın bütün ahlakını, hasletlerini huzursuz ettiğinden, artık o eve ait bütün hükümler geçersiz ilan ediliyor, yeryüzü ve sessiz sedasız ahalisi, çok büyük sarsıntılarla evden şikayet etmeye başlıyorlar. Bu şikayetleri az veya çok işitebilen ev sakinlerinin gözlerine bir esaret, ellerine korku ve hareketlerine telafisi olmayan bir endişe yerleşiyor. Yurkunmakta zorlanan kural koyucuları, ütülü kıyafetleri ve tertemiz tabakları artık onları teselli edemiyor. Küçük kız çocukları bir odadan bir odaya geçip dururken bazı özgürlük mahkumları gözyaşlarını tutamıyorlar. Onlar, bir düşüşün sesini duyuyorlar o sırada. Müzik artık hava zerreleriyle birleşmiyor, evin zemini yarılıp evin içine toprak fışkırıyor. Artık kimse temiz değil, kimsenin rütbesi yok ve herkes kapatmaya çalıştıkları pencerelere koşuyor. Yalnız elleri bağlı mahkumların gözlerinde parıltı ve hayret, olanı biteni kuşkusuz izleyebiliyorlar. Saçlarında naif bir rüzgar ve onlar hiç acı hissetmiyorlar. Üzülmüyorlar. Dağlar, onların hayretinden pişman oluyor. Öfkenin gürültülü hükmü, sırf onlar pencereleri açmak istediler, müziği kısmaya çalıştılar diye onları kibarca es geçiyor.

Böyle bir yıkımla kimse ilgilenmiyor tabii. Ölüler asla dönüp bakmıyorlar, su içen hayvanların hiç biri başını kaldırıp da ne oluyor demiyor, suyunu içmeye devam ediyor. Hem o enkazın dört bir yanı çok büyük duvarlarla örütülüyor. Çiçekler oraya doğru ölüye hürmet manasında kokularını rüzgarla gönderiyorlar fakat duvarlar müsade etmiyor. Deniz, kalın bir dalgasını gönderiyor fakat yine duvarlar var. Yeryüzünde kocaman bir çukur, gizli saklı orada duruyor. Hiç acı çığlık işitilmeden, varlıktan yokluktan orada hiç bahsedilmemiş gibi, üstü çizili bir hiçlik halinde orada duruyor.