• Bulanık

Yolculuk

Özdemir BAYRAK

1


Seninle bir yolculuğa çıkalım, diyor.

Yolculuk mu, diyorum.

Kısa hikâyemizin biricik eksiği. Gülüyor. Söz vermiştin hem. Beraber tatil yaparız, demiştin. Uzaklaşmak zorunluluktu hani.

Onu rahatlatmak için ne çok şey söylemişim. Unuttum. Bencillik. Kendimi önemsemişim, belli ki gevezelik etmişim. İstençsiz. Muhtemel sonuçları da kaygılandırmamış.

Verdiğim sözü hatırlamıyorum, diyorum.

Gereksinim, diyor. En azından bana göre. Kararı birlikte aldık ama acısını tek başıma yaşıyorum. Bize borçlusun bunu. Gizleyemezsin. Her şey değişecek. Göreceksin.

Ama ayrıldık.

Bu sevişmenin bir anlamı yok mu sence, diyor.


Gidecekmişiz. Borçluymuşum. Lüzumsuz laf kalabalığı. Gizlediğim bir şey yok, dedim. Umursamadı. Omzunu silkti. Oturdu, surat astı. Bize yabancıydı o gidişat, diyorum. Beceremezdik zaten. Büyütemezdik. Kurtulduğuna sevindin sanıyordum.


İçimde hissettiğim boşluk derinleşiyor. Kim bilir nereye sürükleneceğiz. Gereksinim mi. Yutkunuyorum. Sözcükleri beynime hükmediyor. Sürüklenmek. Boşluk. Benim sözcüklerim kayıp, bulamıyorum artık.

Bu macerayla biz yeniden, dedi. Sustu.

Konuştuğu bizim dilimiz mi. Anlayamıyorum. Karmakarışık her şey.


Kalan eşyalarım için uğramıştım evine. Bir zamanlar yaşadığım eve. Amacım kesinlikle ne kavga etmek ne de sevişmekti. Zayıflığımdan utanıyorum.


2


Otobüsün içi karardı. Gecenin içinde ilerliyoruz. Şehir arkamızda şimdi. Tüm koltuklar dolu. Rahatsızım, sıkılıyorum. Ona bakıyorum. Uyumuş. Karşı şeritteki arabaların farları ışıldıyor. Parlak ışık huzmeleri kafamda garip biçimler oluşturuyor. Bozuluyor asfalt, sarsıyor. Sallanıyoruz. Durumumuzun saçma sapan uyarsam geçecek. Nasılsa hepsine alışırım. Yolcuların uykulu nefeslerine veriyorum dikkatimi. Tıslıyorlar. Hırıltılı gece korosu. Hava ağırlaştı, uzun yol kokuyor. Yorgunum. Gözlerim kapanıyor.


Mikrofonun patpatlarıyla uyandım. Yirmi beş dakika ihtiyaç molasıymış. Yolcular birer birer iniyorlar. Yalnız kalıyoruz. Kendi kendime, İhtiyacım, diyorum fısıltıyla. Dönüş bileti sadece. Tek başıma. Usulcacık inebilirsem gerisi kolay. Düşündüğüm sözler sese dönüştü, dökülüverdi dudaklarımdan. Durduramadım. Deliriyorum galiba. Neyse ki duymuyor. Ağzını şapırdattı. Kalçasını önce pencere tarafına sonra bacağıma dayadı. Kıpır kıpır. Elimi aldı kucağına koydu. Gülümsüyor. Mırıltıları belirsiz, anlayamadığım sözcükler sayıklıyor. Kopamıyorum ondan. Hep böyle güçlüydü, farkına yeni varıyorum. Kaçmayı baştan beri kuruyorum ama yapamıyorum. Dalıyorum uykuya.


Bir patikanın başında bekliyorum. Aradığım neresi biliyorum. O filmdeki ahşap ev. Çocuktum, bir pazar sabahı izlemiştim. Nereden çıktı bunlar. Anımsadığım bulanık hatıralar şimdi çok berrak. Heyecanlıyım. Ötesi nehir. Onun rehberliği belirliyor hedefimi. Yollar çoğalıyor, değişiyor, çatallanıyorlar. Acele seçiyorum birini. Olmuyor, diğerine devam ediyorum. Kafam karışıyor. Sebebi sensin, diyorum ama onu göremiyorum. Burada yalnızım. Zihnim acayip oyunlar oynuyor. Sahneler net. Konuşmuyorduk, bağırıyorduk birbirimize. Sürekli kavga. Ayrılmadık mı. Dengem bozuluyor, yüz üstü yapışıyorum zemine. Bacaklarım dermansız. Kımıldayamıyorum. Felçliyim sanki. Sürünüyorum.


Gözlerimi açtım, ayağa kalktım. Kaptırdım. Koştum epeyce. Nefes nefese durdum. Omzumu sarsan bir kuvvet o anlamsız sanrıdan çekti aldı beni. Otobüsün koltuğundayım. Kalbim küt küt. Ellerimi elleriyle sarmış. Uyansana, diyor. Bak, kasabaya geldik. Üzerime verdiği ağırlığıyla sol kolum uyuşmuş. Karıncalanıyor.


Çiçekli pansiyon, diyor. Fotoğraflarına bayılmıştım. Odaya giriyoruz. Hemen atıyor kendini balkona. Rüzgâr sert. Dalgalar gürültüyle kayalıklara çarpıyor, uçuşan serpintileri belli belirsiz bir gökkuşağını sergileyerek sağanak yağmur gibi yağıyor, çürümüş deniz yaratıklarının iyotlu kokuları burnumuza doluyor. Açıklarda yüzmeye çalışanlar gayretli, sularla boğuşuyorlar. Uçuşan saçları epey uğraştırdı. Nihayet sigarasından derin bir nefes alıyor. Dağları kaplamış ormanı gösteriyor. Tam bir kartpostal manzarası. Dumanı savuruyor. Dudaklarımız kımıltısız ama anlaşabiliyoruz. Sessizliğimiz yeni bir lisan. Aşağıda dolanan sokak köpeklerini, insanları seyrediyoruz. Bir adam plaj şemsiyesini kumlara sapladı, irice bir taşı dibine bıraktı. Artık devrilmez. Çocuklar ebelemece oynuyorlar. Anneleri, Uzaklaşmayın, diyor. Sakın ha.


İçeriye geçiyor, ardından da ben. Saçlarını topluyor. Elbisesinin askılarını bir tören misali ağır ağır aşırıyor omuz başlarından. Soyunuyor. Sırtındaki doğum lekesi, irili ufaklı benekler, bedenini eşit iki parçaya bölen çizgi sırayla beliriyorlar. Devinimi o mükemmel simetriyi bozuyor. Belindeki kavisler daha belirgin, ortası hafif çukur. İçinde kaybolmak istediğimi söylemiştim bir sevişmemizden sonra. Perdelerin sızdırdığı kırık gün ışığı onları daha da derinleştirmiş. Aynadan beni süzüyor. Elinde tuttuğu gücün farkında, gülümsemesi tuhaf, ürkütücü. Çıplaklığına tepkisizim. Tüm acizliğime inat bu sefer arzuma boyun eğmeyeceğim. Ayaklarının üzerine yığılı elbisesinin içinden çıkıyor. Ona uzanıyorum ama çok geç. Doğruluyorum. Valizini karıştırıyor, zorlukla buluyor mayosunu. Acele giyiyor. Hazırlansana, diyor. Sinirli. Gecikmeyelim. Konuşma mecburiyeti kısa süren suskunluğumuza galip geldi.


Havlularımız boyunlarımızda, caddedeyiz. Uyumsuz adımlarımla peşi sıra yetişmek için hızlanıyorum. Kenarda duraklıyor. Niyeti meçhul. Tedirgin galiba. Daha fazla gidemem, diyor. Tuzağına düşmeyeceğim. Yolculuğumuz, diyorum. Tatile gelmedik mi. Özlediğini, kavuşamadığını söylemiştin. İhtiyacımızdı. Korktuğu bir şeyler varmış gibi geriye, kasabanın merkezine hareket etti. Telaşlı. Hava kararıyor. Zaman ne çabuk ilerlemiş. Az önce güneş tepedeydi. Garip. Söylene söylene aksi istikamete dönüyor. Ağaçların tarafına. Kararlı, arkasına bakmıyor. Yol bitti, diyor. Artık yol bitti. Artık anlamsız. Çabucak gözden kayboluyor. Ormanda onu arıyorum. Yok ama beni gözetliyor sanki.